melisina
bakkal

Unutuluyorlar ama yok olmuyorlar dedim hislere. O yüzden elimi kafamdan içeri soksam, önce anıların beynimde yattığı bölmeyi açabilirim gibi geliyor ve oradan, kalbe doğru yol alabilirim. Üzerine bırakabilirim ne topladıysam beynimden, başa çıkması için. Ama önce yanması için. Asit gibi mi derseniz, belki de öyledir. Ona sormak lazım ama cesaretim yok cevabını duymaya. “Bana niye bunu yapıyorsun be kadın?!” gibi bir cevap da alabilirim pekala. Sonra yine bir çaresini bulur o. Kalbi hafife almamak lazım, vücudun en güçlü kası. Beni hiç yarı yolda bırakmadı. Belki balta girmemiş ormanlarda ilerlemedik ama yine de cennet bahçesi değildi geçtiğimiz yollar. O yüzden, lazım olduğu kadar hatırlamak. Bakkala gidip, lazım olduğu kadar yumurta almak gibi. Hesaplı kitaplı hatırlamak. On dakikalık Çocuk Kalbi okurken ağlama* alıyorum. Yirmi dakikalık sevgiliden ayrılma, yarım saatlik anne babanın kalbini kırma. Öte yandan, bir saatlik dedeyle salıncakta sallanma ya da ilk kez iki tekerlekli bisiklete binme de alabiliyorum. Bakkal ettim içimi.

Biriktirdiklerim arasında hazin şeylerin de olması yaşımın büyümesiyle mi ilgili yoksa talihsizlik mi, hiçbir zaman bilemeyiz. Şaşırdığım ise, biriktirdiklerim üzerinde olan kontrolümün artması. Yukarıda gerçeküstü bir biçimde anlattım ama mekanik bir düzenekte yaşansaydı hayat, tam da anlattığım gibi olurdu. Elimi kafamdan içeri sokmaya karar vermiyorsam, unutulmuş hislerin gidip de kalbime dokunması biraz zor. Benden bağımsız hatırlatıcı ögelere ise sinek muamelesi yapıyorum, başımın etrafından kovuyorum. Bunu fark ettiğim günden beri de, sadece hislerimden kopya çekeceğim zamanlarda beynimi ziyaret ediyorum. Ansiklopedi gibi oldular, utanmasam harf sırasına dizeceğim hisleri. Neden kopya çekiyorsun ki derseniz de, yazmak için. Bazen insanın kendini yazması gerekiyor.

Onun dışında hayat, iyilik güzellik. İnsanın geçmiş hislerine yabancılaşması pek de kötü bir şey değil kanımca, hele söz konusu hazin şeyler ise. Düğmeye basar gibi açıp kapatıyorum hislerimi. Sebebi ha ben olayım ha yaşamın ritmi olsun, yeter ki keyifler yerinde olsun.

*Lombardiyalı Küçük Asker’de ağlamıştım, hala ağlarım. Keza Şeker Portakalı’nın sonunda.


Lüzumlu adam

Herkes için Fenerbahçe ve Galatasaray demekti bugün. Arada bazen, bence artık ben de herkes gibi olayım diyorum ama yani olmuyor, olmuyor istesem de. Bugün ben de heyecanlı uyandım ama sebebi başkaydı. Sait Faik Abasıyanık’ı anmak için, yıllarını geçirip yazdığı Burgazada’da toplanılıyordu. Ben onu çok severim ama nedenini bilmem; ne ki size anlatayım. Şahsını tanımadan sarılmak istediğim insanlardan biridir Sait Faik. Tesadüfe bakın, dün gece Dilara’nın doğum gününde bir arkadaşın dedesinin kuzeni çıktı. Çok utangaçmış anlatılana göre, dedi kız. Şöyle göğsümün orta yerinde duyumsadım o sarılma isteğini, babam doğmadan ölmüş olmasaydı eğer… Yok yine de karşılaşamazmışız onunla. Ancak sayfalarda, harflerde alır benim selâmımı. Alıyor olsun lütfen, böyle şeyler de olmuyorsa ölmek ne mânâsız şey.

Hayalkırıklığına uğramadım değil, Sait Faik’e yaraşır bir anma günü değildi benim nezdimde. Az insan haberdar zaten. Kıyamam, yazdıkları pek ilgi görmeyince alınan, kırılan bir adama… Kıyamam. 2008’de gitmiştim müzesine, o yılın sonrasında restorasyona girecek diye kapatılmış. Hala daha bir şey yok. Bina günden güne eskiyor. Umarım Türk hikâye ustasının anısını da götürmez bu umursamaz politikalar. Köşkün içi boş, Sait Faik’in eşyaları Darüşşafaka’da. Bir adam var içeride yaşayan. Sordum:

- Dört sene önce geldiğimde bir teyze vardı, Sait Faik’i anlatmıştı bize. O yok mu?
- Diğer ablamın yanına gitti o da, öbür tarafa.
- Nasıl, öbür taraf?
- Yani, ben kendimi öyle avutuyorum. Vefat etti ablam ama öyle demek istemiyorum.
- A, başınız sağ olsun. Tabii. Niçin öyle demeyelim ki, çok iyi yapıyorsunuz.

Biraz içim buruk, girişteki Sait Faik heykelinin elini tuttum çıkarken. Sarılamıyoruz, bu kadarı yetsin.

Aşağıya indim sonra tekrar, sahile. Arkadaşımdan sessiz sakin bir yer önerisi alıyordum telefonda, başvuru için lazım olan tez önerisini de orada bitirecektim. O sırada kulak misafiri olan bir adam istediğim gibi bir yer bildiğini söyledi, eşlik etmesine izin verdim. Sahilin uç kısmında, gerçekten de öyle bir yer varmış. Teşekkür edip oturdum. Yolda sorduğu sorular ve cevaplarıma verdiği ek bilgiler doğrultusunda öğrendim ki Mimar Sinan Sosyoloji mezunuymuş, müzisyenlik yapıyormuş. Yolun öte tarafındaki evinin terasında kahve içmeyi teklif etmeseydi daha memnun olabilirdim ama günümüzde her türlü sınır bulanık; pul koleksiyonu efsanesi de yalnızca kılıf değiştiriyor yıllar içinde, kahveye filan bulanıyor işte. Teklifi de kahveyi de almadım. Aşağıdaki manzara karşısında günümü geçirdim, çay içtim, tez önerimi bitirdim. Sait Faik anısına çalınan şarkıları dinledim ve İstanbul’a geri döndüm. Geriye maçın ikinci yarısı kalmıştı, Ortaköy’de arkadaşlarla onu izledim. Ama en çok ve yine, Sait Faik’i özledim. Tanımadığım insanları özlemek de… Birkaç tane var öyle insan, varlığımın en güzel yerlerinde duruyorlar. Hepsi de çok lüzumlu insanlar.

pembe baykuş

Dün, birçok açıdan ilkler günüydü. Bir tanesi var ki onun gerçekliği, yalınlığı ve dipsiz derinliği diğerlerini bir hiç kılıyor. Biraz da bana özel kalmasını istediğimden yazmıyorum buraya ama insanın hayatta çaresiz kaldığı gerçekten bir şey oluyor: Evlat acısı. Diğer dertler karşısında şımarmaya ne gerek, ne de hakkı var insanın. Düne dair unutmayacağım anlar var; nereye koysam bilemediğim ellerim, sözlerim ve gözlerim var. Varlığımdan utanmışlığım… Hayatta oluşumun, hayatta olmayan başka birinin karşıtı gibi dikilmişliği var ortada. Ve yaşamın yolu o kadar namussuz; buna bozulmak bile ayıp ahlak kurallarına göre. Affedersiniz s..mişim o kuralları, bozulmak serbest. Ne demiş bir teyze pazar yerinin ortasında: Allahım,benim kızım bu kadar insanın arasına sığamadı mı?* Bu kadar yalın ve samimi bir sitem her şeyin önündedir, o acıyı yaşayan yüreklerin de her siteme hakkı vardır.

Yaşamaya uğraşmak, yaşamla uğraşmak… Yaşam her ekini fena takıyor bazen insana, aynı anda. Yaşam-a küfretmek, yaşam-ı s..tir etmek, yaşam-da tutunmaya çabalamak, yaşam-dan tat alamamak… Geriye ne kalıyor? Yaşam. Yalın haliyle. İnsan onu bekliyor yeniden. Yalın halden başlasın; yeniden yaşam-a sarılmak, yaşam-ı sevmek, yaşam-da mutlu olmak, yaşam-dan zevk almak gelsin. Gelir herhalde, güzel insanlar için diliyorum gelmesini. Hem, felaketlerden sonra güzellikler gelmeseydi, umut diye aracı bir kelime var olmazdı her dilde.

Pembe bir baykuş var bir de… Oyun oynadık dün. Mekânlar arası. Ben papatyalar verdim, biri de bana pembe bir baykuş göndermiş. Çocuğuz zaten hala, değil mi? Öyle ya, ölüm bile bitirmez oyunları. Bitirdiği şeylerin acısını da gün gelir, çıkarma hakkı geliyordur belki insanın. Yıllar önce yirmi soruluk bir testte (meraklısına test burada) şu soru vardı: ‘Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne demesini istersiniz?’ Şunu yazmışım: ‘Şaka yaptık!’ Sahi, sürpriz partiyle hasret kalınan her kimseye kavuşsa insan oralarda. Ben evreni yazsam, böyle yazardım. Ama evreni yazmayı bırak, günahkâr bile olmuşumdur şimdi. Şakayı göreceğim bu gidişle, eşek şakasını. 

Şakalar bir yana, benim umduğum gibi olmasa da, özlem ve hasret de toprağa karışıyor olamaz ya. Madem bu kadar yüce, O’na dahil başlayan hiçbir şeyi yarım bırakmıyor olmalı. Bu hayata yetmediyse birbirine doymak, hikâye kaldığı yerden başka bir mekânda devam ediyor olmalı…

*Ekşi Sözlük’ten bir alıntı


bal ve katran

Eller. İnsanın yazacağı olsa, anlatmak için titreseler mesela. Dayanamasalar. Öyle bir şey. Diyelim ki, gerçekten de öyle bir şey… Bence az önce öyle oldu. Hem eller değil sadece, gözler ve dudaklar da. Kalp ve iç de. Sahi, iç diye bir şey var. Ben iç’imden yaşıyorum. O yüzden geç kalışlarımın suçunu iç’ime atıyorum. Bir şey iç’imden çıkana kadar, çok zaman geçiyor… Ben mi yavaş yaşıyorum? Biri bir gün ben oluversin, söyleyiversin şunu bir zahmet.

Yekta Kopan’ın blogunu okurken aklımdaki şeyler kendilerine rastlamış olacaklar ki durdular: “ruhunda anlaşılmaz dertler olan herkese…” Durdular ve durdum. İşte sonra ellerin titremesi durumu. Ve eller şimdi, hemen önümde duran harflere basmakta.

Ruhumdaki anlaşılmaz dertlerin suçunu İstanbul’a attım bu gece. İstanbul bu gece bilmediğim, ait olmadığım ve sanki hiç de ait olamayacağım şehir. Ben İstanbul’u onca severken böyle hissetmek ne acıdır oysa… İlişkimizi ya bitirmek, ya düzeltmek zorundayım. Oysa ben seni seviyorum İstanbul, beklemediğim anlarda moralimi bozup duramazsın. Bir tek sen benle barışamazsın. Ben, sen bana küsken, nasıl rahat edebilirim? Sana bozulmaya, senin özrünü duymaya, bana sarılıp geri dönmene ihtiyacım var. Tek taraflı şımarık, nasıl da yaşıyorsun canının istediği gibi… Oysa ben burda düşünüyorum ve sadece düşünüyorum, günlerim geçiyor. Senin benle iyi olmanı bekliyorum…

İki yakan gibi, iki de elin var. Birinde bal, birinde katran. Benim kalbim her seferinde hangi elimde oyunu oynayacak kadar güçlü değil. Bal olan elini tutmak ve o elle yürümek istiyorum bir süre. Lazım gelirse ‘hangi elimde!’ diye bağırırsın gün gelir… Oynarız, acı ya da tatlı. Öğrenirim, olur. Ama o ballı ya da katranlı elini bir defa vicdanına koy ve düşün: sen koskoca şehirsin, bense küçücük insan…


balonlar

Bu akşam yazacak derin şeylerim yok. Odamın duvarları beyaz, ışık güzel ve ahşap açık renk. Yıkandım, güzel kokuyorum ve aklım bomboş. Öyle ki hiçbir şey düşünmeden geçirdiğim dakikalar oldu, hani hiçbir şey düşünmemek için hiçbir şey düşünmüyorum şu an! bile demedim, o derece sessizdi beynim. Ama şu an bir şey buldum düşünecek, yazmam gerek.

TED’deki bir konuşma aklıma geldi. Tutkunuza bahane aramayın diyordu. En başa dönmek imkânsız olacak kadar yaşlandığınızda, yalnızca şunu yapmış olsaydım eğer… diye başlayan cümleler kurmak istemiyorsanız; tutkunuzu gerçekleştirmek için cesaretiniz olsun bugün diyordu. Çünkü kolay değil. Mesela benim, bir şirkete girmeyip şu an aklımda renkli balon misali uçuşan hayallerimin peşinden koşmam kolay değil. Çünkü onlar helyumlu; tutmazsam gider, koşmazsam zıplamazsam beni terk eder. O yüzden heyecanlıdır çok; kalbin seni yaşatmaktan öteye gidip kendi de yaşamaya başlar. Diğeri ise tuttuğunla kaldığın bir balon işte. Uçmuyor zaten o, içinde bildiğin hava var. Aranda bir tut-ku bağı yok. Uzun süre tutarsan da, görünmez bir tut-kal ile yapışabilir eline; istesen de bırakamazsın. Tutarsın, kalırsın. Zaten, sen normal balonlarla haşır neşirken helyumlu renkli balonlar çoktan uçtuğundan bunu da bıraksan balonsuz kalırsın. Balonsuz kalmaya bugünlerde kimsenin tahammülü yok, bunun için çocuk olmaya gerek yok.

Uçmayan balonlarla yürümek yerine uçan balonlarla koşup zıplamak isteyen herkes için dileğim, ki buna ben de dahilim, hayatın koşup zıplayarak ne kadar güzel geçebileceğini bir düşünüp öyle karar vermeleri. Aksi halde o pişmanlık çekilmez ilerde, hem de elden kaçan helyumlu renkli balonlarsa. Doğru balonların iplerini tutmak mühim mesele, tutabilmek ise cesaretin ta kendisi.

        


had aşımı

İyi günler sözünün boşluğu kendini iyice hissettirmeye başladı. Günlerin iyi olmadığı açık; dünler de iyi değildi. Hoş, bu aralar yarından da hayır görmez olduk. İyi yarınlar diyelim o zaman, en azından söylediğimiz anda bir yalana imza atmayız. Ne olur? Ha, bu aralar ondan da bir bok olmaz. O yalana, ertesi gün de kapkaranlık bir gün doğunca imza atarız. Ama gün gelir, belki gerçekten iyi bir gün bile gelir, o zaman tekrar ‘iyi günler’ ile barışırız.

Fikirlerimden ziyade, daha önemli olan hislerimdi her zaman. Fikirlerimi buraya yazmak çok uzak, hislerimse zaten çok alışık burada olmaya. Şöyle; dün Nedim Şener’in eşi Vecide Şener’in sosyal medya hesabını takip etmeye başladım. Şöyle yazıyordu kendine dair kısımda: 

Ertesi gün sana kavuşmayacağım için,

Uyumadığım geceler var benim.

Cemal Süreya

Ben böyle hislere tanık olduğumda yutkunuyorum, ağlamıyorum ama gözlerim ıslanıyor. Ece Temelkuran Kayda Geçsin‘de şöyle diyordu: “(…) Ben avukat olduğum için Ahmet’e sarılıyorum, aşık olduğu kadın Yonca ya da güzel kızı Mina ona dokunamıyor. (…)” 

Suç ise ceza. Suç yok ise, ipsiz sapsız bir cezanın hesabı kime, niye? 

Sabah giyinirken düşündüm, Nedim Şener’in kızı Defne ve Ahmet Şık’ın kızı Mina, hayatın hoşçakal sırasını bozmayacağını varsayarsak, babalarına veda ettikleri gün hayatlarından çalınmış bir yılın öfkesiyle yeniden tanışacaklar. Bunun hesabını kimse veremeyecek. Belki hesap edecekler, ben babamı 375 kez daha çok öpebilirdim, engel oldular diye düşünecekler, ele bir şey geçmeyecek. İnsanın pişmanlığı kendinedir, devletin sessiz ve pişkin pişmanlığı ise devletin yanına kâr kalıyor. Devlet, yaptığı her hataya göz yumulması gereken kendini bilmez çocuk gibi. Sorsun artık şu çocuk kendine, vatandaşın gönlü o kadar geniş mi?

Ve bugün… Acılar, öyle acılar silinmiyor. Ama insan kusurlu yaratık, canını yakana verilen ceza içini rahatlatır azıcık. Ama ya o hakkı da böyle gaddarca elinden alınırsa? Açık yaranın üzerine yeniden betona düşmek gibi. Hiçbir şeyin hesabı verilmediği gibi, hesap da silindi. Bitti.

Bu ülkede, bu ülkeye kalbi kırık olmayan biri kaldı mı?


garipli günler

Bugün. Bugünü anlayamadım, hala da anlamıyorum. Uzun zamandır aldığım radikal kararların hepsi sosyoloji yüksek lisansı yapmama hizmet ediyor. Bugün birden, iyi de sen doktora yapamazsın ki diye bir ses patladı içimden. Ekledi: Sen o yüksek lisansı asıl ne için yapmak istiyorsun kızım? Otuzuna kadar okursan ne ara yazacaksın ki? Bekledim. Sorusunu sormuştu, cevabım yoktu. Uzun süre nefesimi tuttum, bıraksam yeni şeyler gelecekti biliyordum. Nefesim bitti, içim harfleri üfledi yeniden: Sen yazdıklarını arkadaşlarına, ailene bile okutamıyorsun; nereye yazıyorsun Melisina? Dudaklarım titredi, tuttum. ‘İnsan kendini ağlatmasın artık!’ dedim. Sonra yaslandığım duvarın ardından, yan dairede sevişen çiftin sesleri gelmeye başladı. Amaaan deyip fırladım ayağa, devrim yapmaya gidermiş gibi kalktım. Uzağa değil, salona gittim. Şimdi de bunları yazıyorum.

Aklımdaki çizili hayatı göstersem bir ihtimal duvarınıza asmak için bir kopyasını isterdiniz. Belki ‘canıııım’ der, belki de ‘oldu canım, kolaydı hepsi’ derdiniz. Ben de, ‘değil zaten, ondan arada geliyorlar böyle’ derdim. Siz de anlardınız.

Geçen rüyamda bir arkadaşımdan mesaj geldiğini gördüm. Tabii rüya olduğu için mesaj benim zihnimden dökülmüş oluyor. Hatırladığım fikri yazıya dökebildiğim kadarıyla şu:

Hayatında şimdiye kadar olmuş her şeyi ve her kimseyi bir mum olarak eritebilecek olsan dünyanın avcuna, neler ve kimler olurdu erittiklerin?

Uyandığımda, uykumda neden bu kadar karmaşık şeyler döndüğünü düşündüm. Sonra da bunu boşverip, sorunun cevabını. Güzel olurdu dedim. İstediğimi eritir, üstüne de yenilerini dikerdim zafer kazanmış gibi.


bu sabah uyanınca

Burgaz Ada’ya gitmek istedim. Sait Faik’in evi var orada, bilir misiniz? İnsan uyanınca, aklı gece yatarken bıraktığı başucundadır ya, aklım ordan kalkıp bana gelene kadar, Sait Faik’e oturmaya gitmem için ne olması lazım Allahım, diye sorup durdum kendime. Cevap: Yaşıyor olması lazım. Soru: E n’olmuş? Bir şekilde… Hiç mi yok imkanı… İmkansız gerçeği bilmeden önceki birkaç saniyenin umudunu dakikalara akıttım, uykudan yeni uyanmışlığın sayesinde. Ayağımın takıldığı gerçek iki kelime: Çoktan öldü. Niceliği az, niteliği dağlar kadar bir gerçek. Sait Faik’e oturmaya gitmemin imkanı yok. Midnight in İstanbul diye bir film olsa, ancak orada. Cümlelerine ha bire ‘Ve’ ile başlayan adam, hay Allah. Nasıl temelli gidersin? Hakikaten de, akılma mahmurluğun hükmettiği birkaç dakika boyunca sana oturmaya gelemezsem delirecektim. Neden sonra aklım kalktı başucumdan, girdi kafama. Uyandım.

Sonradan anladım, neden günün ilk dakikalarını Sait Faik’i yaşar hala getirmeye çalışmanın olmaz imkanı ile geçirdiğimi. Yaşlı özlemi bu. Yaşlı arkadaşlar gerek bana, nereden bulacağım? Hayatı boyunca duyduğu, yaşadığı hikayeleri anlatmaktan mutlu olacak dedeniz, anneanneniz, babaanneniz varsa tanıştırır mısınız beni onlarla? Seçtikleri kelimeler dahil, başımın üzerinde yerleri var. Sadece dinlemek istiyorum. İstedikleri kadar konuşsunlar, uzatsınlar… Sıkılmam.

Dedemin defterini buldum İzmir’de. 1930 sonlarından 42-43’e kadar yazmış. Defterin ismi ‘İyi Sözler’. Yavrum benim; özenmiş, kendi yapmış küçük defteri. Neler yazmış içine… Paylaşırım birkaçını bilahare. Ölen öyle özleniyor ki. Suretinden de öte fikri tütüyor insanın içinde. Özlem sadece gözlere değil, sözlere de…

İnsanlar dalgın ve muzdarip oldukları zaman müphem bir şey arzu ederler ki o aşkın kokusundan başka bir şey değildir.


Hasan Muğla, 3 Kasım 1939, Istanbul

sevi

Hiç elimi kaldırmadan ne kadar yazabilirim?

Diyelim ki kalem bitmez,

Kağıdın sonu gelmez.

Hadi yazmak seni sevmek olsun;

Kalem sevgim,

Kağıt seni sevme iznim.

Varsa demek,

Kalbimi hiç kaldırmadan sevebilirim seni.

Bir tek can bitirsin beni.


vardır hala

Ne yok olur ki hayatta

Çürüyen beden bile karışır toprağa suya,

Ne bir eksik ne bir fazla,

Vardır hala.

O yüzden yalan olur;

Artık yoksun bende desem sana.

Suya damlayan mürekkep,

Görmezsin bir süre sonra

Ama and içer misin yokluğuna?

Dağılmıştır yalnızca suya.

Ne bir eksik, ne bir fazla

Vardır hala.

Sen de işte, dağıldın bana.

Yok olmadın ama unutuldun.

İnsan büyümüyor,

Hala bebek gibi,

Görmüyorsa yok sanıyor.

Öyleyse kabul varlığına,

Elveda hatırana.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12   Next »